- Gösterim: 1
Sedef hastalığı (psoriazis); genetik yatkınlıkla yakından ilişkili, bağışıklık sistemi kaynaklı kronik bir cilt rahatsızlığıdır. Kalp-damar hastalıkları, obezite ve diğer komorbiditelerle (eşlik eden hastalıklar) ilişkisi klinik olarak kanıtlanmış olan bu hastalık; çevresel faktörlerden ve yaşam tarzından da önemli ölçüde etkilenir. Özellikle beslenme ve diyet, hastalık aktivitesi ile şiddeti üzerinde belirleyici bir rol oynayabilen, değiştirilebilir bir yaşam tarzı faktörüdür. Bu nedenle sürdürülebilir, güvenli ve etkili bir diyet protokolü oluşturmak, hastaların yaşam kalitesi açısından kritik öneme sahiptir. Güncel araştırmalar; özellikle anti-enflamatuar etkileri ve kardiyovasküler faydaları göz önüne alındığında, Akdeniz diyetinin sedef hastaları için en uygun seçeneklerden biri olduğunu öne sürmektedir. Bu beslenme düzenine ek olarak, yüksek doz Omega-3 (balık yağı) takviyesinin plak kalınlığını azalttığına dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Ayrıca hastaların çoğunda görülen D vitamini eksikliğinin giderilmesi, deri hücrelerinin (keratinosit) aşırı çoğalmasını baskılayabilmektedir. Hastalığın şiddeti ile vücut kitle indeksi (VKİ) arasındaki güçlü korelasyon nedeniyle, aşırı kilolu veya obez hastalara genellikle düşük kalorili diyetler önerilir. Obezite-sedef birlikteliğinde; insülin direncini kırmak ve enflamatuar sitokinleri (TNF-α, IL-17) baskılamak amacıyla, hekim kontrolünde aralıklı oruç (intermittent fasting) metodu uygulanabilir. Glutensiz diyetin ise yalnızca çölyak hastalığı tanısı konmuş veya antigliadin antikorları (AGA) açısından seropozitif olan hastalarda semptomları hafiflettiği gözlemlenmiştir. Son araştırmalar, sedef hastalarında bağırsak mikrobiyotasının çeşitliliğinin azaldığını (disbiyozis) göstermektedir. Bu nedenle diyete probiyotik ve prebiyotik gıdaların (yoğurt, kefir, fermente sebzeler) eklenmesi, sistemik enflamasyonu azaltmaya yardımcı olabilir. Ek olarak, bazı hastalarda "gece gölgesi" (nightshades) ailesine ait besinlerin (patlıcan, domates, biber vb.) tetikleyici olabileceği gözlenmiştir. Her hastada aynı etki görülmese de, şiddetli alevlenme dönemlerinde "beslenme günlüğü" tutulması ve kişiselleştirilmiş eliminasyon diyetlerinin uygulanması önerilmektedir.
Geçmişte, sedef hastalığı ve psoriatik artritli bireyler için sistematik incelemelere dayalı diyet önerileri oldukça sınırlıydı. Bu kılavuzlarda temel olarak yalnızca aşırı kilolu veya obez hastalarda, hipokalorik diyetlerle kilo kaybı "şiddetle" tavsiye edilmekteydi. Diğer öneriler arasında; gluten duyarlılığının serolojik belirteçleri (IgG doku transglutaminazı ve IgA endomizyal antikor) pozitif çıkanlarda glutensiz diyet, psoriatik artriti olanlarda ise (sadece sedef hastalığı olanlarda değil) D vitamini takviyesi daha zayıf bir kanıt düzeyiyle yer almaktaydı. Günümüzde ise diyet ve sedef hastalığı üzerine çok daha ayrıntılı, özgün çalışmalar ve kapsamlı incelemeler yürütülmektedir. Ancak diyetin sedef yönetiminde hassas bir konu olduğu ve sosyal medyada kanıta dayalı olmayan pek çok önerinin dolaştığı unutulmamalıdır. Sosyal medyada popüler olan "Lektin diyeti" veya "Sadece et diyeti (Carnivore)" gibi yaklaşımlar bilimsel kanıtlardan uzak olduğu gibi hasta ve hastalık için yükler getirmektedir. Hastalara "mucize gıda" yerine, bütünsel ve sürdürülebilir beslenme kalıplarının öğretilmesi, hasta uyumunu artırmaktadır. Bu durum, sedef hastalığı tanımına ve tedavi protokollerine entegre edilmiş, multidisipliner bir diyet rehberliğinin gerekliliğini tartışmaya açmıştır. Ayrıca, hastalar için diyet değişikliğinin önündeki sosyoekonomik engeller ve sosyal kısıtlamalar, tedavi planlamasında göz ardı edilmemesi gereken kritik unsurlardır. Diyet önerileri sunulurken "kişiselleştirilmiş ve ulaşılabilir" olması hedeflenmelidir. Örneğin, pahalı takviyeler yerine mevsimsel sebze tüketimi ve işlenmiş gıdalardan kaçınma gibi maliyetsiz ama etkili yöntemler önceliklendirilmelidir.
Psoriaziste kanıta dayalı diyet önerileri
Akdeniz Diyeti
Akdeniz Diyeti; Akdeniz havzasında yaşayanların geleneksel beslenme alışkanlıklarına dayanan; meyve, sebze, tam tahıllar ve sağlıklı yağların ön planda olduğu bitki ağırlıklı bir modeldir. Sızma zeytinyağı ve Omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA) açısından zengin deniz ürünleri, bu diyetin merkezinde yer alırken; kırmızı et, süt ürünleri ve işlenmiş şekerli gıdalar sınırlandırılmıştır. Akdeniz Diyetinin; kardiyovasküler hastalıklar, metabolik sendrom ve belirli kanser türlerinin riskini azaltmak gibi pek çok sağlık faydası bulunmaktadır. İçeriğindeki besin ögelerinin anti-enflamatuar ve antioksidan etkileri, bu diyetin kronik hastalıkların yönetiminde yaygın bir şekilde tavsiye edilmesini sağlamıştır.
Son dönemdeki araştırmalar, Akdeniz Diyetinin sedef hastalığı (psoriazis) ve atopik dermatit gibi enflamatuar cilt rahatsızlıklarının yönetimindeki rolüne odaklanmaktadır. Özellikle balık, kuruyemiş ve bitkisel yağlarda bolca bulunan Omega-3 PUFA'lar; sistemik enflamasyonun düzenlenmesinde ve koroner kalp hastalıklarının ilerlemesinin yavaşlatılmasında kritik bir rol oynar. Psoriazis ile ilişkili enflamatuar yük ve kardiyovasküler riskler düşünüldüğünde, bu beslenme düzeni stratejik bir önem kazanmaktadır. Moleküler düzeyde Omega-3 PUFA'lar, T-yardımcı 17 (Th17) hücre farklılaşmasını baskılayarak enflamatuar süreci dizginler. Literatürde balık yağı takviyelerinin tek başına Psoriazis Alanı ve Şiddet İndeksi (PASI) üzerinde etkisiz kaldığını gösteren çalışmalar olsa da; yüksek doz kullanımda PASI skorlarında anlamlı düşüşler, eritem, kaşıntı ve pullanmada belirgin iyileşmeler kaydedilmiştir. 1,58'lik bir PASI düzelmesi şiddetli vakalarda klinik olarak sınırlı görünse de, yüksek dozların kullanıldığı çalışmalardan elde edilen sonuçlar umut vericidir. Akdeniz diyetindeki oleokantal (zeytinyağında bulunan ve ibuprofen benzeri etki gösteren bileşik) ile Omega-3'ün sinerjisi, Th17 baskılanmasında çok daha efektif sonuçlar vermektedir. Akdeniz diyetindeki polifenollerin, psoriazis ile ilişkili genleri (örneğin IL-23/IL-17 yolağı) epigenetik olarak modüle edebileceği güncel çalışmalarda tartışılmaktadır.
Akdeniz Diyeti ayrıca potansiyel anti-enflamatuar ve antioksidan etkilere sahip polifenoller ve flavonoidler gibi fitobesinler açısından zengindir. Sızma zeytinyağı, meyve ve sebzelerde bulunan bu bileşenler, oksidatif stresi önleyerek sedef hastalığındaki enflamatuar döngüyü kırabilir. Çalışmalar, sızma zeytinyağının bağışıklık modülasyonu yoluyla semptomları iyileştirebildiğini ve sistemik enflamasyonun önemli bir göstergesi olan C-reaktif protein (CRP) seviyelerini düşürdüğünü kanıtlamaktadır.
Son olarak, Akdeniz Diyetinin sağlıklı bir bağırsak mikrobiyomunu desteklediği ve sedef hastalarında görülen bağırsak disbiyozunu (flora bozukluğu) düzeltebileceği gösterilmiştir. Mikrobiyota üzerindeki bu faydalı etkilerin kalıcı hale gelmesi için diyetin süresi kritiktir; kısa süreli (4-7 gün) uygulamalar anlamlı değişim yaratmazken, 2 hafta ile 2 yıl arasındaki uzun süreli uygulamalar mikrobiyotayı olumlu yönde değiştirerek bağışıklık düzenleyici bir durum teşvik etmektedir.
2026 klinik yaklaşımları, hastanın başlangıçtaki mikrobiyota profilinin (Prevotella/Bacteroides oranı gibi) diyetin başarısını belirlediğini göstermektedir. Bu, "kişiselleştirilmiş beslenme" (precision nutrition) ihtiyacını doğrular.
Ketojenik Diyet
Ketojenik diyet (KD); yüksek yağ ve oldukça düşük karbonhidrat alımına dayanan bir beslenme modelidir. Temel amacı kilo/yağ kaybını sağlamak ve metabolik sağlığı iyileştirmektir. Standart bir KD protokolünde günlük karbonhidrat alımı yaklaşık 20-50 gram ile (veya toplam kalorinin %10’undan azı) sınırlandırılırken; kalorilerin %70-80’i yağlardan elde edilir. Bu mekanizma, keton cisimcikleri ve yağ asitlerinin birincil enerji kaynağı olarak kullanıldığı bir fizyolojik ketozis durumu yaratmayı hedefler. Ketozis sırasında üretilen beta-hidroksibütirat, sadece bir enerji kaynağı değil, aynı zamanda bir sinyal molekülüdür. Bu molekül NLRP3 inflamazomunu doğrudan inhibe ettiği artık bilinmektedir. Bu, sedef hastalığındaki kronik enflamasyonun hücresel düzeyde baskılanması için önemli bir mekanizmadır.
Araştırmalar, bu diyetin sedef hastalığı yönetimindeki rolünü incelemiş ancak ortaya çıkan sonuçlar literatürde hala tartışmalıdır. Bazı çalışmalar sedef semptomlarında kayda değer bir iyileşme saptayamazken; diğer çalışmalar umut verici sonuçlar ortaya koymuştur. Özellikle psoriatik artritli hastalarda KD uygulamasının; hastalık aktivitesinde azalma ile birlikte interlökin-6 (IL-6), interlökin-17 (IL-17) ve interlökin-23 (IL-23) gibi pro-enflamatuar sitokin seviyelerinde düşüş sağladığı gözlemlenmiştir. Ayrıca, KD’nin aşırı kilolu ve obez hastalarda psoriazis şiddetini azalttığına dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu noktada klinik zorluk; iyileşmenin doğrudan ketozisin anti-enflamatuar etkisinden mi, yoksa eşlik eden kilo kaybından mı kaynaklandığını net bir şekilde ayırt edebilmektir.
Çok Düşük Kalorili Ketojenik Diyet (VLCKD) ise bireylerin günlük enerji gereksinimlerinin yaklaşık 500 kcal altında beslendiği bir varyasyondur. Yapılan bir çalışmada; aşırı kilolu veya obez psoriazis hastalarına önce 4 haftalık "protein tasarruflu" VLCKD (<500 kcal/gün), ardından 6 haftalık dengeli ve hipokalorik (25-30 kcal/kg/gün) Akdeniz benzeri diyetten oluşan iki aşamalı, 10 haftalık bir protokol uygulanmıştır. Bu sürecin sonunda hastaların vücut ağırlıklarında ve PASI skorlarında klinik olarak anlamlı azalmalar kaydedilmiştir.
Ketojenik diyet, Akdeniz diyetinin aksine lif oranının düşük kalması nedeniyle bağırsak çeşitliliğini (diversity) kısa sürede azaltabilir. Uzun süreli KD uygulamalarında, sedef hastalarındaki "bağırsak-deri eksenini" korumak adına diyetin mutlaka düşük karbonhidratlı lif kaynakları (avokado, yeşil yapraklı sebzeler, chia tohumu vb.) ile desteklenmesi gerekmektedir.
Sedef hastalarında non-alkolik karaciğer yağlanması sıklığı çok yüksektir. KD ve VLCKD'nin karaciğer yağlanmasını hızla geriletmesi, sedefin sistemik tedavisinde kullanılan bazı ilaçların (örneğin Metotreksat) hepatotoksisite riskini azaltarak tedavi uyumunu dolaylı yoldan artırabilir.
Düşük Kalorili Diyet (DKD)/Hipokalorik Diyet
Daha önce de belirtildiği gibi, aşırı kilolu veya obez olan sedef hastalığı olan bireylerde kilo kaybı, hem önceden var olan sedef hastalığı ve psoriatik artrit semptomlarını iyileştirebilir hem de obez bireylerde sedef hastalığının ortaya çıkmasını potansiyel olarak önleyebilir. Bu nedenle, birçok araştırmacı, sedef hastalığının yönetiminde düşük kalorili diyetin (LCD) veya hipokalorik diyetin etkinliğini araştırmıştır. Düşük kalorili diyet uygulayan obez hastaların, normal diyet uygulayanlara kıyasla PASI skorlarında azalma elde etme olasılığının daha yüksek olduğu bulunmuştur.
Aralıklı Oruç
Aralıklı oruç, yeme ve oruç dönemleri etrafında şekillenen çeşitli diyet modelleri için kullanılan genel bir terimdir. Aralıklı oruç, kilo ve metabolik sonuçlarda iyileşmeyle ilişkilendirilmiştir. Aralıklı oruç, geçici olarak yiyecekten kaçınmak için birden fazla zamanlama programından oluşur; bunlar arasında alternatif gün orucunda 6 saatlik bir süre boyunca yiyecek tüketilirken kalan 18 saat boyunca oruç tutulan zaman kısıtlı beslenme yer alır. Aralıklı oruç, kilo azalması ve dislipidemi ve kan basıncında iyileşmeler de dahil olmak üzere, düşük kalorili diyetlerle eşdeğer birçok sağlık yararıyla ilişkilendirilmiştir. Bu diyet adiponektin salgılanmasındaki artış nedeniyle anti-enflamatuar olabileceği öne sürülmektedir; adiponektin, lokal ve sistemik inflamasyonda azalmaya neden olan anti-enflamatuar etkiler gösterir. Sedef artriti olan hastada yapılan bir başka aralıklı oruç çalışmasında, bir aylık oruçtan sonra C-reaktif proteinde, Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksinde, psoriazis klinik şiddeti olan PASI'de ve sedef artritindeki hastalık aktivitesinde anlamlı bir azalma olduğu bulunmuştur.
Glutensiz Diyet
Glutensiz diyet, çölyak hastalığı gibi durumlarda bireylerin zorunluluktan dolayı uygulayabileceği bir diğer diyettir. Glutensiz diyet, buğday, çavdar ve arpa taneleri, makarnalar ve ekmekler gibi gluten oranı yüksek gıdaları kısıtlar. Özellikleçölyak hastalarında sedef hastalığı riskinin (olasılık oranı = 1,8) ve sedef hastalığı olan hastalarda çölyak riskinin (olasılık oranı = 2,16) arttığını gösteren veriler nedeniyle psoriaziste glutensiz diyetin faydalı olabileceği düşünülmüştür. Birkaç çalışma psoriazisli hastalarda glutensiz diyetin faydasını desteklerken, daha kesin araştırmalar, asıl faydanın ya çölyak hastalığı olan ya da IgA veya IgG antigliadin antikorları(bu antikorlar genellikle çölyak hastalığının teşhisinde kullanılır ve psoriazisli hastalarda daha yüksek olduğu bulunmuştur) için seropozitif olan psoriazisli hastalar için olduğunu bulmuştur. Antigliadin IgA veya IgG seropozitifliği olan psoriazisli yetişkinlerin, glutensiz diyete başladıktan 3 ay sonra PASI skorlarında önemli iyileşmeler gösterdiği ve bu hastaların %60'ının normal diyetlerine döndükten sonra psoriazis semptomlarında kötüleşme yaşadığını göstermiştir. Bununla birlikte normal antigliadin IgA veya IgG'ye sahip sedef hastalığı olan yetişkinlerin, glutensiz bir diyet uygularken sedef hastalıklarında farklılık yaşamadığını da bulmuştur. Psoriazis hastaları kronik gastrointestinal semptomlar gibi çölyak hastalığı belirtileri gösteriyorsa veya aile öyküsü varsa glutensiz diyet önerilmektedir.
Vegan/Vejetaryen Diyet
Vegan ve vejetaryen diyetlerin sedef hastalığı yönetimindeki potansiyel rolleri de akademik düzeyde kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Meyve ve sebze yönünden zengin olan bu beslenme modelleri; serbest radikallere karşı koruyucu kalkan görevi gören antioksidanlar (polifenoller, beta-karoten; E, A ve C vitaminleri) bakımından oldukça yüksektir. Ayrıca bu diyetler; süt ürünleri, kırmızı et ve yumurta gibi sedef hastalığı alevlenmelerini tetikleyebilecek hayvansal kaynaklı gıdaları tamamen ortadan kaldırır veya ciddi oranda sınırlandırır. Bitki bazlı diyetler üzerine yapılan incelemeler; bu beslenme biçiminin bağırsak mikrobiyomunu güçlendirdiğini, anti-enflamatuar süreçleri teşvik ettiğini, cilt bariyer bütünlüğünü desteklediğini ve hastanın glisemik kontrolünü iyileştirdiğini ortaya koymaktadır. Bu mekanizmalar, enflamatuar deri hastalıklarının klinik seyrinde iyileşme sağlayabilir. Bununla birlikte, vegan ve vejetaryen diyetlerin uzun süreli uygulanması, mikro besin eksikliği riskleri nedeniyle klinik ortamlarda temkinli karşılanabilmektedir. Bu nedenle, bu diyet modellerini benimseyen hastaların; B12 vitamini, riboflavin (B2 vitamini), A vitamini, Omega-3 PUFA’lar ve yüksek biyoyararlanıma sahip proteinler açısından mutlaka desteklenmesi gerekmektedir. Besin kaynaklı demir (non-hem) ve çinkonun emilimi, bitkilerdeki fitatlar nedeniyle daha düşüktür. Çinko eksikliği, sedef benzeri deri lezyonlarına (psoriaziform dermatit) neden olabileceği için vegan diyetlerde çinko takviyesi önerilmektedir.
Psoriaziste kanıta dayalı olmayan diyet önerileri
Sedef hastaları üzerinde anket yoluyla gerçekleştirilen çok merkezli çalışmalarda; hastalığın tamamen iyileşmesine veya semptomların azalmasına yol açan diyet değişiklikleri sorgulanmıştır. Bu çalışmalarda hastaların beslenmelerinden çıkardıklarında fayda gördüklerini belirttikleri besinlerin başında sırasıyla; süt ürünleri, kabuklu deniz ürünleri, baharatlı/acılı yiyecekler, kırmızı et ve gazlı içecekler yer almaktadır. Ancak bunlar tamamen hastaların kişisel gözlemlerine dayanan (subjektif) sonuçlardır; henüz yeterli klinik kanıtla desteklenmedikleri için genel sedef hastalığı yönetim protokollerinde birincil öneri olarak yer almamaktadırlar.
Psoriaziste vitamin takviyeleri, hastaların yoğun ilgisi ve sosyal medyadaki bilgi kirliliği nedeniyle güncelliğini koruyan tartışmalı bir konudur. Örneğin, oral yolla alınan D vitamini; sedef tedavisinde yaygın olarak kullanılan "kalsipotrien" gibi topikal D vitamini analogları ile sıklıkla karıştırılmaktadır. Oysaki güncel bilimsel çalışmalar, oral D vitamini takviyesini sedef hastalığının tedavisinde veya önlenmesinde rutin bir yöntem olarak önermemektedir. Benzer şekilde; kolajen, B12 vitamini ve selenyum gibi popüler takviyelerin de sedef üzerinde iyileştirici etkisi olduğuna dair yeterli bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Hatta son dönemdeki kapsamlı çalışmalar, Omega-3 ve balık yağı takviyelerinin dahi tek başına kullanımını önermekten kaçınmaktadır. Bunların yerine; Akdeniz Diyeti gibi besinsel kaynaklı Omega-3 ve diğer mikro besinleri içeren, bütünsel ve sağlığı destekleyici bir beslenme yaklaşımı çok daha etkili bir strateji olarak öne çıkmaktadır. Artık olması gereken trend "takviye karşıtı" ama "bütünsel beslenme yanlısı" olmalıdır.
Sonuç ve Genel Değerlendirme
Beslenme alışkanlıklarındaki herhangi bir değişiklik yalnızca cildi değil, tüm sistemik işleyişi etkiler. Bu nedenle bir dermatoloğun, psoriazis hastasına beslenme konusunda tek başına danışmanlık yapması, potansiyel sağlık yararları ve riskleri göz önüne alındığında yeterli değildir; sürece mutlaka bir metabolizma uzmanı ve diyetisyen dahil edilmelidir. Diyet değişikliklerinin birden fazla organ sistemi üzerindeki etkisi, hastanın eşlik eden diğer hastalıkları (komorbiditeleri) dikkate alınarak titizlikle değerlendirilmelidir. Sedefin sadece bir deri hastalığı değil, sistemik bir enflamasyon süreci olduğu gerçeğiyle; beslenme planının "kardiyo-metabolik" bir koruma kalkanı olarak görülmesi gerekmektedir.
Diyet Modellerinin Klinik Analizi:
-
Akdeniz Diyeti: Sağlık açısından bilinen bir dezavantajı bulunmadığı için tüm psoriazis hastalarına güvenle önerilebilir.
-
Ketojenik Diyet: Yüksek yağ alımı, lif eksikliği ve mikro besin yetersizliği nedeniyle riskler barındırır. Kilo kaybı sağlasa da, ateroskleroz için risk faktörü olan LDL kolesterol seviyelerini artırabilir ve erkeklerde testosteron seviyelerini düşürebilir.
-
Düşük Kalorili Diyetler: Yalnızca aşırı kilolu/obez bireylerde faydalıdır; normal VKİ’ye sahip kişiler için uygun olmayabilir, zayıf bireylerde ise zararlı sonuçlar doğurabilir.
-
Aralıklı Oruç: PCOS gibi durumlarda faydalı olsa da; menopoz öncesi kadınlarda postprandiyal glisemiği kötüleştirebilir. Ayrıca yeme bozukluğu öyküsü olan bireylerde anoreksiya veya ortoreksiya riskini tetikleyebilir.
-
Glutensiz Diyet: Yalnızca Çölyak hastalığı veya serolojik pozitifliği olanlarda uygulanmalıdır; rutin tarama semptom yoksa önerilmez.
-
Vegan/Vejetaryen Diyet: Potansiyel mikro besin eksiklikleri açısından sıkı takip gerektirir.
Tanısal ve Sosyoekonomik Zorluklar: Gıda hassasiyeti testleri, yüksek hatalı sonuç verme potansiyeli ve gereksiz gıda kısıtlamalarına yol açma riski nedeniyle oldukça tartışmalıdır. Beslenme düzenindeki değişiklikler tartışılırken kültürel normlar, coğrafya ve inançlar (örneğin vejetaryen bir hastaya balık önerilmesi) göz ardı edilmemelidir. Belki de en büyük engel, yüksek kaliteli gıdaya erişimdeki sosyoekonomik eşitsizliktir; zira düşük gıda maliyeti ile artan obezite oranları arasında doğrudan bir korelasyon bulunmaktadır. Nihayetinde, herhangi bir diyetin başarısı bireyin o diyete bağlı kalabilme yeteneğine, yani sürdürülebilirliğine bağlıdır. Klinik çalışmalarda, çok kısıtlayıcı diyetlerin 6. aydan sonra "diyet yorgunluğu" yarattığı ve hastaların eski kötü alışkanlıklarına daha şiddetli döndüğü saptanmıştır.
2026'da "Gıda Adaleti" (Food Justice) kavramı sağlıkta eşitsizliğin önlenmesinde merkezi bir rol oynamaktadır. "Daha az işlenmiş gıda, daha çok yerel üretim" felsefesi, hem ekonomik hem de sağlık açısından en sürdürülebilir modeldir.
Gelecekte gıda hassasiyeti testlerinin yerini, hastanın genetiğine ve bağırsak mikrobiyota profiline göre hazırlanan "hassas beslenme" protokolleri alacaktır.


