Yaşlanma ve Saçlar

Yaşlanma süreciyle birlikte saç beyazlaması, saç dökülmesi ve çeşitli saçlı deri problemleri yaygın görülen şikayetler arasındadır. Bu süreçte gelişen saç dökülmesi hem erkekleri hem de kadınları etkilemekle birlikte, 65 yaş sonrası kellik oranının erkeklerde %53, kadınlarda ise %37 olduğu tahmin edilmektedir. Yaşlanmaya bağlı olarak androjenetik alopesi, frontal fibrozan alopesi ve senil alopesi gibi dökülme türleri sık gözlemlenirken; erozif püstüler dermatoz ise bu yaş grubunda en sık tanımlanan saçlı deri hastalıklarından biridir.

Saç beyazlaması ve dökülmesi, yaşam kalitesini bireysel değişkenlikle önemli ölçüde etkileyen ve dermatoloji pratiğinde zorluklar yaratan iki tipik yaşlanma belirtisidir. Saç folikülleri, hem içsel hem de dışsal faktörlerin etkisiyle yapısal değişikliklere uğramakta; bu durum yaşlı popülasyonda klinik olarak saç renginde açılma ve yoğunluk kaybı şeklinde tezahür etmektedir. Yaşlanma sürecinde hem erkekleri hem de kadınları etkileyen bu durumun kıl folikülü hasarı veya fizyolojik saç döngüsünün bozulması gibi çeşitli patogenetik mekanizmaların bir sonucudur. Klinik süreçte hastalara hızlı ve etkin tedavi seçenekleri sunabilmek adına, kronolojik saç yaşlanması ile patolojik değişikliklerin birbirinden ayırt edilmesi kritik öneme sahiptir. 

SAÇ YAŞLANMASI

Cilt yaşlanmasında olduğu gibi, kronolojik saç yaşlanması da hem içsel hem de dışsal faktörlerin kümülatif etkisiyle şekillenir.

Saç foliküllerini etkileyen içsel faktörler; etnik köken, cinsiyet spesifik özellikleri, metabolik profil, beslenme, hormonal duyarlılık ve saç döngüsündeki varyasyonları kapsar. Bu süreçte yalnızca saçın büyüme hızı ve pigmentasyonu değil; sebum üretimi, lif çapı ve saç yoğunluğu da değişime uğrar. Bu değişimler klinik olarak saçın mat, gri, ince ve kırılgan (kıvırcıklaşmış/düzensiz) bir görünüm almasına neden olur.

Saç lifini etkileyen dışsal (ekstrinsik) faktörler ise ultraviyole (UV) radyasyonu, banyo su kalitesi, partikül kirliliği (toz), mekanik sürtünme, tarama alışkanlıkları, kozmetik işlemler ve tütün kullanımıdır. Bu çevresel stresörler; saçın hidrasyon kaybına, yüzey pürüzlülüğüne ve distal uçlarda kırılmalara (trikoptilozis) yol açar. Özellikle sigara kullanımının, yaşlılığa bağlı saç değişikliklerini indüklediği ve hızlandırdığı gösterilmiştir.. Sigara; dermal papilla mikrovaskülatüründe hasara yol açarak foliküler proteaz-antiproteaz dengesini bozmakta, pro-enflamatuar sitokinleri artırmakta ve foliküler inflamasyon ile fibrozisi tetiklemektedir. Ayrıca aromataz enzim inhibisyonu üzerinden rölatif bir hipo-östrojenik durum yarattığı saptanmıştır. Güncel çalışmalar, sigara içenlerde saç beyazlaması riskinin içmeyenlere oranla 1,99 kat daha fazla olduğunu ortaya koymaktadır.

UV-B ve UV-A maruziyeti, serbest radikal üretimini artırarak yapısal proteinlere (keratin) zarar vermekte ve oksidatif stres aracılığıyla dökülme ile pigment kaybını hızlandırmaktadır. Benzer şekilde, kimyasal düzleştiriciler gibi agresif işlemler de saç yoğunluğunu ve lif çapını negatif yönde etkilemektedir.

Saç beyazlaması (canities), yaşlanmanın en erken belirtilerinden biridir. 50 yaşındaki bireylerin %6 ila %23'ünün saçlarının en az yarısının beyazladığı görülmektedir.  Ancak bu durumun başlangıç yaşı; genetik zemin, etnik köken ve coğrafi faktörlere göre değişkenlik gösterir. Asyalı ve Afrikalı popülasyonlarda beyazlama, Kafkas kökenli bireylere kıyasla daha geç yaşlarda başlar. Saç beyazlaması sadece melanosit sayısının azalması değil, "melanosit kök hücrelerinin (McSCs) tükenmesi veya niş (niche) dışına çıkması olarak açıklanmaktadır.  

Saç foliküler pigmentasyon; melanositler, matriks keratinositleri ve fibroblastlar arasındaki kompleks etkileşimin bir ürünüdür. Epidermal pigmentasyonun aksine, foliküler melanogenez saç döngüsüne sıkı sıkıya bağlıdır ve yaşlanmayla uzayan telogen (dinlenme) evresinde aktif değildir. Beyazlama, hem foliküler melanosit popülasyonunun hem de melanin içeriğinin azalmasından kaynaklanır. Bu süreçteki temel mekanizmalardan biri, oksidatif hasarla başa çıkma kapasitesinin azalmasıdır.

Ayrıca saç çapındaki azalma da yaşlanmanın kritik bir bileşenidir. Maksimum saç çapına kadınlarda 40, erkeklerde ise 18 yaş civarında ulaşıldığı ve bu yaştan sonra çapın kademeli olarak azaldığı bildirilmiştir.

Saçlı deride sebum üretimi ve saç parlaklığındaki azalma kadınlarda menopoz sonrası, erkeklerde ise genellikle 80 yaş civarında belirginleşmektedir.

Saç yaşlanmasına bağlı bildirilen değişikliklerin çoğu fizyolojik veya parafizyolojik belirtiler(yaşa bağlı beklenen değişimler ile hastalık arasındaki gri alan) olarak kabul edilse de; yaşlı popülasyonda kalıcı saç kaybına ve skatrisyel (iz bırakan) süreçlere yol açan pek çok spesifik saç hastalığı tanımlanmıştır. Doğru tanıya ulaşmak ve vakit kaybetmeden etkin tedaviye başlayabilmek adına, bu patolojiler saç yaşlanmasının ayırıcı tanısında mutlak surette göz önünde bulundurulmalıdır. Androjenetik alopesi (AGA), frontal fibrozan alopesi (FFA), senil alopesi ve saçlı derinin erozif püstüler dermatozu (EPDS), yaşlı hastalarda en sık teşhis edilen saç hastalıkları arasında yer almaktadır.

ANDROJENETİK ALOPESİ

Erkek tipi kellik olarak da bilinen Androjenetik Alopesi (AGA), her iki cinsiyeti de etkileyen en yaygın saçlı derinin non-skatrisyel (iz bırakmayan) saç dökülmesi bozukluğudur. Bu tablo, genetik yatkınlığı olan bireylerde, karakteristik bir dağılım paterni izleyen saç foliküllerinin ilerleyici minyatürizasyonu ile tanımlanır. Yaşam boyu görülme sıklığı erkeklerde %80, kadınlarda ise %50'ye ulaşan AGA, yaşla birlikte artan bir yaygınlık sergiler. Patolojik süreç, normal saç döngüsündeki bozulmaya bağlı olarak gelişen progresif folikül minyatürizasyonuna dayanır. Özellikle saç uzunluğunu belirleyen anagen (büyüme) fazının süresi kısalırken, telogen (dinlenme) fazının süresi uzamakta; bu durum saç tellerinin kısalmasına, incelmesine ve nihayetinde klinik olarak kellik görünümüne yol açmaktadır. Bu foliküler değişiklikler, androjen duyarlılığı olan bölgelerdeki genetik yatkın foliküllerin dihidrotestosteron (DHT) gibi androjenlere verdiği yanıttan kaynaklanmaktadır.

AGA, yetişkinlerde görülen ilerleyici saç kayıplarının en sık nedenidir. Patofizyolojik mekanizmaların temelinde androjenler yer alsa da, moleküler süreçlerin tam olarak aydınlatılamamış olması tedavi seçeneklerini kısıtlamaktadır. Klinik prezentasyon cinsiyetler arasında farklılık gösterir: Erkeklerde tipik olarak frontal saç çizgisinin bitemporal regresyonu ve verteks (tepe) bölgesinde açılma görülürken; kadınlarda genellikle frontal saç çizgisi korunur ve apikal bölgede difüz (yaygın) bir seyrelme izlenir. Kadınlarda androjen reseptör ekspresyonunun düşük olması nedeniyle klinik tablo genellikle erkeklere göre daha hafif seyretse de, hastaların %50'sinde öz saygı kaybı, anksiyete ve depresyon gibi ciddi psikososyal etkiler gözlenmektedir. Bu nedenle, progresyonu durdurmak adına erken teşhis ve müdahale kritiktir.

AGA nın kadınlardaki psikolojik etkisinin erkeklerden daha derin hissedilebilmektedir(saçın kadın kimliğindeki sembolik değeri nedeniyle). 

Mevcut tedavi seçenekleri arasında FDA (ABD Gıda ve İlaç İdaresi) onaylı iki ana ajan bulunmaktadır: Erkeklerde topikal minoksidil ve oral finasterid; kadınlarda ise yalnızca topikal minoksidil. Bir 5 alfa redüktaz inhibitörü olan finasterid (1 mg/gün), başlangıçta 18-40 yaş aralığı için onaylanmış olsa da, klinik çalışmalar yaşlı popülasyonda da etkin ve güvenli olduğunu göstermiştir. Tip I ve II 5 alfa redüktaz inhibitörü olan dutasterid (0,5 mg/gün) ise diğer bir güçlü seçenektir. Ancak bu gruptaki ilaçların kullanımı sırasında bildirilen cinsel disfonksiyon ve mood değişiklikleri gibi yan etkiler, komorbiditelerin arttığı yaşlı hastalarda tedavi öncesi dikkatle değerlendirilmelidir. Topikal minoksidil ise erkeklerde %2-5 solüsyon veya %5 köpük, kadınlarda ise %2 solüsyon veya %5 köpük formlarında, saç yoğunluğunu korumak ve dökülmeyi yavaşlatmak amacıyla yaygın olarak reçete edilmektedir.

FRONTAL FİBROZAN ALOPESİ (FFA)

Frontal Fibrozan Alopesi (FFA); frontotemporal saç çizgisi ve kaşların selektif olarak etkilendiği, kalıcı skarlaşma (skatrisyel) ile karakterize bir alopesi türüdür . Non-spesifik ve sinsi ilerleyen semptomlar nedeniyle erken evrelerde sıklıkla yanlış teşhis edilebilmektedir; ancak foliküler kaybın geri dönüşümsüz olması nedeniyle erken teşhis ve müdahale kritik önem taşır. Genellikle menopoz sonrası kadınlarda, ortalama 60 yaş civarında gözlemlenir. Bununla birlikte, başlangıç yaşının daha erken ve kaş tutulum sıklığının daha düşük olduğu erkek FFA vakaları da literatürde bildirilmiştir.

Teşhis; karakteristik klinik bulgular ve trikoskopik özellikler ile konulur; atipik sunumlarda histopatolojik doğrulama gerekebilir. Klinik muayenede, alopesik bölgelerin pürüzsüz, homojen ve soluk bir deri görünümünde olduğu, bu alanlarda seyrek olarak "yalnız saç (lonely hair)" işaretinin izlendiği saptanır. Histopatolojik açıdan FFA; foliküler infundibulum ve isthmus bölgelerindeki dış kök kılıfı çevresinde likenoid lenfohistiyositik infiltrasyon ve perifoliküler lamellar fibrozis ile karakterizedir. Bu bulgular Liken Planopilaris (LPP) ile benzerlik gösterse de, FFA; frontal hattaki ara ve vellus benzeri folikülleri seçici olarak etkileyen fibrotik süreciyle LPP'nin özgün bir varyantı olarak kabul edilir.

FFA yönetimi, randomize kontrollü çalışmaların ve standart tedavi kılavuzlarının eksikliği nedeniyle dermatologlar için zorlu bir süreç olmaya devam etmektedir. Tedavide topikal minoksidil, kalsinöron inhibitörleri ve kortikosteroidler yaygın olarak reçete edilmektedir. Sistemik yaklaşımlar ise retinoidler, 5 alfa redüktaz inhibitörleri (finasterid, dutasterid), hidroksiklorokin, pioglitazon ve doksisiklin kullanımını kapsamaktadır. Sonuç olarak FFA; frontal saç çizgisinde gerileme veya kaş kaybı ile başvuran yaşlı hastalarda ayırıcı tanının temel bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

SENİL ALOPESİ (YAŞLILIK ALOPESİSİ)

Yaşlılığa bağlı alopesi; senil alopesi veya geç başlangıçlı alopesi olarak da adlandırılan, klinik sınırları henüz tam olarak netleşmemiş bir antitedir. Bu durum, saç foliküllerinin uzunluğunda ve lif çapında meydana gelen kalıcı, difüz (yaygın) bir azalma ile karakterizedir. Çoğu zaman Androjenetik Alopesi (AGA) ile semptomatik benzerlik gösterse de; senil alopesi, ailede kellik öyküsü bulunmayan bireylerde, tipik olarak 50 yaşından sonra ortaya çıkan progresif folikül incelmesi ile ayırt edilir.

Histolojik açıdan en tipik bulgu, anagen-telogen oranının normal sınırlarda korunmasına rağmen, saç liflerinin çapında belirgin bir küçülme (minyatürizasyon benzeri süreç) gözlenmesidir. Senil alopesinin bağımsız bir klinik hastalık mı yoksa AGA'nın geç başlangıçlı bir varyantı mı olduğu tıbbi literatürde tartışma konusudur. Bununla birlikte, gen ekspresyon profillerine dayalı çalışmalar, bu iki durumun farklı moleküler yolakları temsil edebileceğini ve saç dökülmesinde androjen bağımsız mekanizmaların da rol oynayabileceğini düşündürmektedir. İlginç bir şekilde, Whiting ve ark., oral finasterid tedavisinin yaşlı hastalarda kısmi saç çıkışını tetikleyebildiğini rapor etmiştir. Bu bulgu, senil alopesi patogenezinde androjenlerin ikincil bir rol oynayabileceğine işaret etmekle birlikte, durumun patofizyolojisini tam olarak aydınlatmak için daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Senil-alopesi.jpg

EPDS bölümü, yaşlı popülasyonda sıklıkla atlanan ancak klinik önemi oldukça yüksek olan bir tabloyu ele alıyor. Metni, özellikle travma-kronik hasar ilişkisini ve ayırıcı tanı zorluklarını vurgulayacak şekilde akademik standartlara uygun olarak düzenledim.

SAÇLI DERİNİN EROZİF PÜSTÜLER DERMATOZU (EPDS)

Saçlı derinin erozif püstüler dermatozu (EPDS); genellikle lokal travma sonrası yaşlı bireylerde ortaya çıkan, nadir görülen kronik bir enflamatuar dermatozdur. Mevcut veriler, bu durumun klinik pratikte yeterince tanınmadığını ve gerçek insidansının tahmin edilenden çok daha yüksek olduğunu düşündürmektedir. Karakteristik klinik bulgular; atrofik zeminli bir deri üzerinde gelişen, kurutlu (krutlu) püstüller ve yüzeysel erozyonlarla seyreder. Bu süreç, foliküler ünitelerin kalıcı kaybına, yani sekonder skatrisyel alopesiye yol açar.

EPDS’nin kesin etiyolojisi ve patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Bununla birlikte, genellikle ileri derecede aktinik hasar (güneş hasarı) almış cilt yapısında; cerrahi girişimler, herpes zoster enfeksiyonu veya mekanik travmalar gibi tetikleyici faktörlerin ardından geliştiği bildirilmektedir. Histopatolojik bulgular spesifik olmayıp çoğu zaman tanı koydurucu özellik taşımaz. Ancak deri biyopsisi ile mikrobiyolojik kültürler; skatrisyel alopesi yapan diğer nedenleri ve enfeksiyonları dışlamak adına gereklidir. Histolojik incelemede en sık; subkorneal püstüller, epidermal atrofi veya hipertrofi, yüzeysel erozyonlar ve non-foliküler püstüler yapılar izlenir.

,Hastalığın nadirliği ve randomize çalışmaların kısıtlılığı nedeniyle standart bir tedavi protokolü bulunmamaktadır. Klinik pratikte; topikal kortikosteroidler, kalsinöron inhibitörleri (takrolimus), kalsipotriol ve fotodinamik terapi gibi farklı seçenekler değişken başarı oranlarıyla uygulanmaktadır.

NEOPLASTİK DURUMLARDA SAÇ DÖKÜLMESİ

Onkoloji hastalarında saç dökülmesi; hem sistemik tedavilerin (kemoterapi/radyoterapi) yan etkisi olarak hem de doğrudan deri metastazlarına bağlı gelişebilen yaygın bir klinik tablodur. Tümörle ilişkili alopesinin yönetimi, hastaların beden algısı ve yaşam kalitesi üzerindeki derin olumsuz etkileri nedeniyle modern dermatoloji pratiğinin kritik bir bileşeni haline gelmiştir. Saçlı deri, hem primer hem de metastatik malignitelerden etkilenebilen; metastazların sık lokalize olduğu bir bölgedir. Deri metastazları klinik olarak ülserasyonlu veya ülserasyonsuz nodüller şeklinde görülebileceği gibi, "neoplastik alopesi" formunda da karşımıza çıkabilir. Neoplastik alopesi; saç foliküllerinin ve çevre dermisin tümöral infiltrasyonu sonucu ortaya çıkan, metastatik bir yayılım modelidir. Histopatolojik olarak, foliküler tıkanıklık, yoğun enflamatuar infiltrasyon ve dermal fibrozis ile karakterize olan bu tablo, klinik olarak skatrisyel (iz bırakan) alopesiyi taklit eder. Bu durum en sık meme karsinomu olan yaşlı hastalarda görülmekle birlikte; serviks, kolon, mide karsinomları, ekstramammarial Paget hastalığı ve trofoblastik tümörlerde de tanımlanmıştır.

Kemoterapi ve radyoterapiye bağlı alopesi, hastalar için en distresif yan etkilerden biridir. Bu durumun şiddeti; kullanılan sitotoksik ajanın türüne, dozuna, uygulama yoluna ve kombine tedavi rejimlerine bağlıdır. Kemoterapiye bağlı alopesi (CIA), hastaların üçte beşinde görülmekte; anksiyete, depresyon ve öz saygı kaybı gibi ciddi psikososyal morbiditelere yol açmaktadır. Genellikle tedavi başlangıcından 1 hafta ile 2 ay sonra ortaya çıkan bu süreçte; saç liflerinde çap azalması, fragmantasyon, trichorrhexis nodosa ve depigmentasyon gibi patolojik değişiklikler izlenir. Kemoterapötik ajanlar, hızla bölünen saç matriks hücrelerindeki mitotik aktiviteyi aniden durdurarak "anagen effluvium" tablosuna neden olur. CIA genellikle geri dönüşümlüdür ve tedavinin kesilmesinden birkaç hafta sonra saçlar yeniden büyümeye başlar. Ancak nadir durumlarda, yoğun kemoterapi sonrası kalıcı (persistan) saç incelmesi gelişebilir.

Mevcut tedavi seçenekleri arasında topikal veya oral minoksidil kullanımı yer almaktadır. Önleyici bir yöntem olarak "saçlı deri hipotermisi" (cold cap), foliküler damarlarda vazokonstriksiyon yaparak sitotoksik ilaçların foliküle ulaşmasını ve metabolik aktiviteyi azaltarak hasarı minimize eder. Ayrıca, tirozin kinaz inhibitörleri (TKI) ve immün kontrol noktası inhibitörleri gibi hedefe yönelik tedaviler de saç yapısında sertleşme, kıvırcıklaşma veya inflamatuar alopesiye neden olabilir. Bu etkiler, saç foliküllerindeki yoğun EGFR (Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörü) ekspresyonu ile ilişkilidir. Hormonal tedavilerde de (anti-androjenler ve SERM'ler) alopesi insidansı %4,4 ile %25 arasında değişmektedir. Hekimler, kanser hastalarının yaşam kalitesini korumak adına bu süreçleri yakından takip etmeli, hastaları öz bakım stratejileri ve destek grupları hakkında bilgilendirmelidir.

İLAÇ KAYNAKLI ALOPESİ

Pek çok farmakolojik ajan, özellikle çoklu hastalıklar nedeniyle çoklu ilaca ihtiyaç duyan yaşlı hastalarda ilaçlara bağlı olarak saç dökülmesine yol açabilmektedir. İlaç kaynaklı alopesi, ilgili ajanın türüne ve etki mekanizmasına bağlı olarak telogen effluvium (TE), anagen effluvium veya her iki tablonun kombinasyonu şeklinde gelişebilir. Telogen effluviumda dökülme, genellikle tedaviye başlandıktan 2 ila 4 ay sonra belirginleşir ve ilacın kesilmesiyle düzelen geçici bir süreçtir. Anagen kaybı primer olarak sitotoksik kemoterapötikler ile ilişkilendirilse de, çok sayıda sistemik ilaç yan etki olarak telogen effluviumu tetikleyebilmektedir.

Yaşlı hastaların rutin yönetiminde kullanılan ve saç dökülmesiyle ilişkisi saptanmış başlıca ilaç grupları şunlardır: Antikoagülanlar (varfarin, heparinoidler, indandionlar ve dekstran), antiretroviral ilaçlar, antitiroid ajanlar (karbimazol, tiyourasil ve iyot), duygu durum dengeleyiciler (lityum, valproik asit ve divalproeks), interferonlar (IFN-alfa, IFN-alfa 2 a) ve Parkinson hastalığında kullanılan dopaminerjik tedaviler. Ayrıca, bazı ACE inhibitörleri (kaptopril, enalapril, moeksipril, ramipril), allopurinol ve non-steroid anti-inflamatuar ilaçların (ibuprofen, indometasin, naproksen) nadir olgularda alopesi ile ilişkili olduğu bildirilmiştir.

Sonuç olarak, yaşlı popülasyonda ilaç kaynaklı saç dökülmesi, klinik olarak sıklıkla gözden kaçan veya yanlış teşhis edilen bir durumdur. Ayırıcı tanı sürecinde, dökülme başlangıcından önceki 4 aylık süreci kapsayan tüm ilaç öyküsü titizlikle sorgulanmalıdır. Şüpheli ajanın nedensel rolü; ilacın kesilmesini (dechallenge) takip eden 2-3 ay içerisinde dökülmenin durması ve saç döngüsünün normale dönmesiyle doğrulanmalıdır.

SAÇ KOZMETİKLERİNİN UZUN SÜRELİ KULLANIMINA BAĞLI YAN ETKİLER

"Hava koşullarına bağlı yıpranma" (weathering) terimi; aşırı veya tekrarlanan kimyasal işlemler, agresif saç bakım alışkanlıkları ve çevresel maruziyetler sonucunda saç şaftının proksimalden distale doğru yapısal bütünlüğünü kaybetmesini ifade eder [66]. Bu faktörlere günlük ve kümülatif maruziyetin sonuçları, yaşlanma süreciyle birlikte daha belirgin ve şiddetli hale gelmektedir. Saç lifi hem fiziksel hem de kimyasal stresörlerden kaynaklı hasara karşı hassastır. Fiziksel faktörler arasında mekanik sürtünme, sert tarama/fırçalama alışkanlıkları ve termal (ısı) uygulamalar yer alırken; kimyasal işlemler arasında saç açma (bleaching), boyama, perma ve kimyasal düzleştiriciler bulunmaktadır.

Bu faktörlere uzun süreli maruz kalınması, saçın yüzey morfolojisinde ve kortikal yapısında geri dönüşümsüz değişikliklere yol açarak saç kırılganlığını artırır. Hava koşullarına bağlı yıpranma süreci; koruyucu kütikül tabakasının (cuticle) deskuamasyonuna, korteksin açığa çıkmasına ve nihayetinde saç lifi kırılmasına (trichorrhexis nodosa) neden olur. Uygun saç bakım teknikleri ve kozmetik onarıcılar, saçın estetik görünümünü iyileştirmek ve daha fazla hasarı önlemek adına elzem olsa da, keratin yapısındaki biyokimyasal hasarın tamamen geri döndürülmesi mümkün değildir. Ancak, süreçten foliküler ünite (saç kökü) zarar görmemişse, yıpranmaya neden olan faktörlerin elimine edilmesiyle birlikte sağlıklı saç telleri döngüsel olarak yeniden üretilebilir. 

Saçlı deride yaşlanma sürecinde nadir görülen özel durumlar; 

  • Trichosatsis spinulosa; vellusların kıl follikülü içerisinde kalmasıdır. Sıklıkla yaşlılarda saçlı deri ve yüzde gözlenir, komedona benzer lezyonlar yapmaktadır.

  • Circle hair; Daha çok kıl sayısı fazla olanlarda ve obezlerde sırt ve karında gözlenmektedir. Yaşlanma ile saçlı deride görülebilmektedir. 

Circle-hair.jpg

  • Aktinik yani güneş hasarı; saçların kadın ya da erkekte dökülmesi ile doğal UV korunmanın ortadan kalkması, saçlı derinin daha fazla UV hasarına maruz kalması anlamına gelmektedir. İleri yaşlarda, özellikle androgenetik saç dökülmelerinde, saçlı deride güneş hasarı ve bunlardan kaynaklanan solar lentigolar ve aktinik keratozis sık görülmektedir.

Aktinik-keratozis.jpg

  • Senil alopesi; 50 yaşından sonra her iki cinsiyettede aaç ve vücut kıllarında incelme ve seyrekleşme olmaktadır.

 

 


Adres: Çakmak Erdem Hastahanesi, Alemdağ Cad. Sezer Sok. No: 3-5 Ümraniye - İstanbul
GSM: 0850 222 0 494
Bu sitedeki bilgiler doktor ya da eczacıya danışmanın yerine geçmez. Sitedeki bilgi, yorum ve görüntüler kişileri bilgilendirme amaçlı olup, tanı ve tedaviye yönlendirme amaçlı değildir.

© 2026 Hakan Buzoğlu.
ByFlash Web Agency